Heidi: İsviçreli küçük kız

Sümeray Arıman tarafından sahneye konulan bu başarılı müzikal bu yıl da İDOB’un programı dahilinde şubat sonuna kadar gösterimde, hem bugünün hem de bir zamanların çocukları için

Seksenlerin başında çocuk olmak, TRT1’in bizim için uygun görüp yayınladıklarını tüketebilmek demekti. Doğrusu, hiç de şikâyetçi değildim bu durumdan. Oyuncağım zannettiğim kardeşimle birlikte, elimizde yumiyum veya çokokrem tüpü, Grundig marka siyah-beyaz televizyonumuzda Susam Sokağı, Clementiné, Değerli, Atom Karınca, Şirinler, Uçan Kaz’ı izler, Vikingler’de “Haydi yallah hop hop hop” diye bağırırdık hep bir ağızdan. Bir de boyumuzu aşarak Köle İsaura’yı seyreder, Baron’dan da nefret ederdik. Bu yüzden bizim kuşaktan ırkçı birine rastlamışlığım yok hiç…

Heidi’nin yeri başkaydı benim için. Haftada bir gün yayınlanırdı, bu yüzden de her bölüm sonunda tuhaf bir hüzün kaplardı içimi –gerçi her dizi için geçerliydi bu. Bir tek Vikingler’in yapımcıları bizi düşünmüşler, her bölümün sonunda “Ha-ha-ha haftaya, buluşalım haftaya, Vikingler geliyor, devamı haftaya” diye oldukça neşeli bir şarkı koymuşlardı ki üzülmeyelim.

Bir hafta devrilip de Heidi başladığında mutluluğuma diyecek olmazdı. Heidi ile sırtında bir kuş taşıyan beyaz keçinin senkronize yürüyüşüyle başlardı dizi. Sonra Heidi, dünyanın en eğlenceli ve en kocaman salıncağında, tam da dört-beş yaşlarında bir çocuk gibi doğal, iç çamaşırı gözükerek sallanırdı, yüzünden hiç kaybolmayan o kocaman gülücüğüyle. Salıncakta onun gibi uçmayı çok denedim ama her seferinde belli bir noktaya ulaşabiliyordum. Hem nedense annem bana çok kızıyordu. Ama Heidi’nin karışanı yoktu, salıncaktan hoplayıp bir bulutun üstüne konar, Alp Dağları’nın üzerinde uçardı. Sonra arkadaşı keçi çobanı Peter’le birlikte elele dans ederlerdi. Onlar dans ederken dört mevsim değişirdi, demek her mevsim arkadaştılar. Bir yandan da “Heidi, Heidi, deine Welt sind die Berge, Heidi, Heidi, komm nach Haus, find dein Glück, komm zu uns wieder zurück” diye Almanca bir şarkı çalardı. Tabii o zaman sözlerini yalan yanlış söylerdik ama zaten Türkçe şarkı sözlerini bile tam anlayamazdık ki biz.

Kısa siyah saçları –aslında kahverengiymiş-, yusyuvarlak kırmızı –olduğunu tahayyül ettiğimiz- yanaklarıyla Heidi, Alp Dağları’nın doruğundaki dağ evinin samanlığında hoplar zıplar, dağlarda yalınayak koşturur, çimenlerin üzerinde kendini yerden yere atar, koyunlar keçiler de onunla birlikte yükseklere zıplarlardı. Eteği kafasına geçerek bayırlardan yuvarlanırdı. Günde defalarca dağlardan yukarı doğru, elleri iki yana açık yalınayak koşardı. En az ben ve kardeşim kadar enerjikti. Bizden biriydi Heidi, yaşıtımız, kahramanımızdı. Hem giyinmeyi de hiç sevmezdi, elbiselerini ve sert ayakkabılarını çıkarır, iç çamaşırlarıyla koştururdu.

En büyük farkımız, onun uykuyu sevmesiydi. Çatı katındaki yuvarlak pencereli küçük odasındaki samandan yapılmış yatağında bir delikten yıldızları seyrederek uykuya dalardı. Kışın bile kapatmazdı penceresini. Uyandığında da eğer kar yağmışsa, “Heyyy kar yağmış” diye bağırarak fırlardı dışarı. Bir de hiçbir zaman onun gibi ıslık çalamadım, elini komple ağzına götürür ve ıslık çalabilirdi Heidi. Nadiren de olsa ağlayacak olursa, aynen Şeker Kız Candy gibi önce gözleri hafif yaşlanır ve gururla titrerdi. O yüzden ben de çocukken ağlamazdım.

Arkadaşı Peter de en az onun kadar sevimli ve afacandı. Normalde iki adet birbirinden ayrı ön dişi vardı Peter’in. Ama bir türlü anlayamadığım bir nedenle, güldüğü zaman tüm dişleri tamamlanırdı. Aynen adada arkadaşlarımın kapıya gelip beni oyuna çağırması gibi, Peter de otlattığı keçileriyle birlikte koşa koşa Heidi’nin evine gelir, “Heidiii” diye bağırır, Heidi de var gücüyle “Peteeer” diye bağırdıktan sonra dışarı fırlar ve birlikte dolaşır, eğlenirlerdi. Heidi’yle birlikte ağızlarında çiçek veya çim parçası, çimlerin üzerinde uzanır gökyüzünü seyrederlerdi. Peter keçilerden süt sağarken, Heidi de onu seyreder, Peter’e güleyim derken yere kapaklanırdı. Bir de Peter’in gözleri görmeyen ninesine öyküler okurdu Heidi.

Heidi’de gerilim de yok değildi. İlk bölümde örneğin, Heidi’nin teyzesi Detie, Almanya’da kendine bir iş bulmuş, artık bu öksüz kızı büyükbabasının yanına bırakmaya karar vermişti. Heidi’nin babası bir iş kazası sonucu hayatını kaybetmiş, zaten hasta olan annesi de kocasının ölümüne dayanamayıp daha da hastalanarak ölmüştü. Ancak, Alp Dede diye çağırılan büyükbabası, huysuz mu huysuz bir ihtiyardı. Sonradan kitabı okuyunca çok şaşırmıştım karanlık geçmişine. Çok zengindi ama sonra parasını içki ve kumara yatırmış, varı yoğu gitmişti elinden. Anne babası utançtan ölmüş, küçük erkek kardeşi de ortadan kaybolunca o da memleketini terk etmişti. Yıllar sonra oğluyla birlikte çıkagelmiş ancak akrabaları tarafından dışlanmıştı. Buna çok öfkelenen Alp Dede, Tobias adlı oğluyla birlikte Dörfli adlı bu köye yerleşmişti. Eşi ise evlendikten bir süre sonra ölmüştü. Oğlunun ve gelininin başına gelenlerden dolayı suçlanıyordu. O da insanlara küsmüş, Alp Dağları’nın doruğundaki bu eve yerleşmişti. Köye hiç inmezdi. Bir tek Peter’le konuşurdu.

O ilk bölümdeki en büyük gerilim, Alp Dede’nin Heidi’yi görünce ne yapacağıydı. Yolda giderlerken karşılaştıkları bir kadına Detie Teyze, Heidi’yi büyükbabasına götürdüğünü söyleyince, kadının elindeki su dolu kova devrilmişti… Gerçi Heidi, üstünde kısa paltosu ve pelerini, ilk kez geldiği bu doğada mutlulukla dolaşıyor, çekirge, kuzu veya kelebek, artık önüne ne çıkarsa, önce “Ahh” diye iç geçiriyor, sonra onları yakalamaya çalışıyordu.

Derken Alp Dede’nin kulübesine varmışlardı. Büyükbabası, elinde purosu, yanında da, sonradan adının Josef olduğunu öğreneceğimiz devasa St. Bernard cinsi köpeğiyle kapıdaki bankın önüne oturuyordu. Sonradan bu iri yarı köpeğin fazlasıyla ağırbaşlı olup, neredeyse hiç yerinden kıpırdamadığını görecektik. Gerilim doruktaydı. Ama Heidi bu, hiç gerilmeksizin büyükbabasının yanına gitmiş, ona elini uzatmıştı, o da Heidi’ye şevkatle karşılık vermişti. Detie Teyze’yi kovmayı ihmal etmemişti ama Alp Dede.

Heidi’yle çok iyi anlaşmışlardı. Çöpe takıp ocakta peynir eritirdi Heidi için. Günde üç öğün peynirli fondü yerlerdi yani… Yanında da mis gibi kızarmış köy ekmeği ve keçi sütü. Ama maalesef okula gitmezdi Heidi, büyükbabası insanlara güvenmediği için okula göndermiyordu onu.

Ancak günlerden bir gün, cennete layık bu mutluluğu bozmuştu kötü teyze Detie. Heidi’yi büyükbabasından koparıp Frankfurt’a, ayakları tutmayan Clara’nın yanına götürmüştü. Heidi bu zengin ailenin yanında eğitim görecekti. Clara’nın iyiliksever büyükannesi sayesinde okumayı öğrenmişti Heidi ama özellikle dadı Bayan Rottenmeier’ın katılığı ve aksiliği onun canını çok sıkıyordu. Evini, dağları, büyükbabasını, keçileri, arkadaşı Peter’i çok özlemiş ve hastalanmıştı Heidi. Uykusunda yürüyordu. Neyse ki Clara’nın babası Bay Seseman ve doktor onun halinden anlamışlar, Heidi’yi dağdaki evine geri göndermişlerdi. Giderken de, gördüğünde şaşkınlıktan dilinin tutulmasına sebep olan francala ekmeğinden götürmüştü dedesine.

Clara ertesi yaz Heidi’yi ziyarete gelmişti, birlikte gezip eğleniyorlardı. Ama Peter çok kıskanmıştı Heidi’yi. Haklıydı da, o en yakın arkadaşıydı ve Clara’ya kendisine olduğundan daha çok ilgi gösteriyordu. Belki de sevgililerdi onlar, ama biz bunu hiç fark edememiştik ki. Ama şarkılarda geçen “sevişmek” kelimesini bile utanıp “sevvvmek” diye geçiştiren bir nesildik biz.

Peter, bir kıskançlık krizi esnasında Clara’nın tekerlekli sandalyesini vadiden aşağı yuvarlamıştı. Ama bunun bizleri çok sevindiren bir sonucu olmuştu. Clara çiçekleri görebilmek için kendisini zorlamış ve yürümeye başlamıştı. Zaten de onun hastalığı psikolojikti, annesinin ölümünden dolayı çok üzüldüğü için yürümüyordu o. Galiba benim gibi inatçıydı Clara.

Yıllar geçti, Heidi de bizimle birlikte büyüdü. 1880 yılında İsviçreli yazar Johanna Spyri’nin elinde hayat bulan Heidi, 2005 yılında doğduğu ülkede büyük şenliklerle 125. doğum gününü kutladı. Şimdi bizden de Susam Sokağı’ndan da yaşlı yani. Bir ankette “Dünyanın en ünlü İsviçrelisi” çıkan Heidi çoğaldı, sinemalarda, tiyatrolarda defalarca canlandırıldı. Bense ne 1937 yılında çekilen Shirley Temple versiyonunu ne de diğerlerini izledim. Bir protestoydu benimki, insanın hayatında bir tane Heidi olurdu. Geçen yıl, İstanbul Devlet Opera ve Balesi tarafından Süreyya Operası’nda sahnelenen gösterimine gittim ama. Bu kez bir yetişkin olarak yeğenimi Heidi’yle tanıştırmak için. Perde açıldığında yine o neşeli Almanca şarkıyı duyunca çok duygulandım. Tüm gösteri muhteşemdi, birden fazla kez izledik. Sümeray Arıman tarafından sahneye konulan bu başarılı müzikal bu yıl da İDOB’un programı dahilinde şubat sonuna kadar gösterimde, hem bugünün hem de bir zamanların çocukları için.

Taraf Pazar, 22 Kasım 2009

About these ads

About this entry